Kürtler, nüfus ve coğrafya bakımından kimsenin görmezden gelemeyeceği bir ağırlığa sahiptir. Mücadele tarihi bakımından da öyle. Tarihten alınması gereken bütün dersleri almıştır. Lakin ders almakla ders çıkarmak aynı şey değildir; bu eksiktir.
Ne var ki bunca kıyıma ve ihanete rağmen her geçen gün daha da bilene ulusalcı bir enerji söz konusudur.
Peki, bütün bunlara rağmen Kürtler, nasıl oluyor da bağımsızlıkçı bir güç olarak tarih sahnesinde değildir?
Bunun birçok nedeni var, en önemli neden ise PKK ve HDP tarafından kurulmuş olan siyasi hegemonyadır. Haliyle de bu partilerin hegemonyasını kıracak siyasi bir iradenin olmayışıdır.
Sokaklarda, evlerde, sosyal medyada insanların tepkilerine kulak verdiğimizde en az her on kişiden yedisinin PKK ve HDP muhalifi olduğunu görebiliyoruz lakin söz konusu olan bir HDP mitingi ya da seçimler olduğunda muhalif olan bu yedi kişinin altısı yine HDP ile yan yana duruyor.
Buna sebep, “Oyum HDP’ye değil de Türk partilene mi gitsin” kaygısıdır. HDP’ye giden oyların Kürtlükle bir alakası olduğu sanılmaktadır. Oysa HDP Kürt partisi olmadığı gibi Kürtlerin hiçbir milli talebini de savunmamaktadır.
HDP, kurulduğu günden bu yana Türkiye partisi olduğunu, milliyetçiliğe karşı olduğunu, Misak- i Milliye bağlı olduğunu ifade etse de Kürtlerin nazarında hâlâ onların partisidir. Tabii ki bunun da nedenleri var, ayrıca konuşmak lazım.
Kitlede olan bu kafa karışıklığı ve handikap, “Kürdistani” olduğunu iddia eden partilere de hakimdir.
Mesela bu partilerin çoğu HDP’nin Kürt partisi olmadığını ve Türkiyelileşme siyasetine karşı olduklarını deklere etseler de seçimlerde HDP’nin yanında durmakta, ondan milletvekilliği ya da Belediye Meclis Üyeliği kapmak adına seçimlerde ona çalışmaktadırlar.
Aynı partiler, bir yandan “Ulusal Birlik” çabası içinde olup, öte yandan ulusçuluğa ve ulusal bağımsızlığa karşı olan, hiçbir biçimde bir Kürt devletinin kurulmasına izin vermeyeceğini açıkça deklere eden PKK ile “Ulusal Birlik” tartışması yapmakta bir sakınca görmüyorlar.
O halde ne yapmalı?
Asgari olarak ve ivedilikle yapılması gerekenler üç başlık halinde ifade edilebilir: Bir, ulusal bağımsızlığı veyahut da ulus davranışını siyasetinin merkezine koymayan bütün siyasetlerle araya kırmızı bir çizginin çekilmesi. İki, Kürtleri TC’nin demokratikleştirilmesi ve yeniden yapılandırılmasına angaje eden anlayışların Kürdistan’da teşhiri.
Üç, ister sağcı, ister solcu olsun, Kürtleri ulus olarak kabul etmeyen ve Kürtler ile diyalog ya da ittifak arayışında onun ulus olmaktan kaynaklı haklarını (Bağımsızlık, otonomi, özerklik, anadilde eğitim) “ama”sız kabul etmeyen parti ve kurumlarla ilişki kurmayı reddetmek.
Kurulacak ittifaklarda ulus olarak muhatap alınmayı ve ulusal hakların tanınmasını şart koşmak.
Peki, bütün bunlar nasıl mümkün olacak?
Ulusalcı bir siyasetin hayata geçirilmesi için bu iradeyi ortaya koyacak siyasi bir öndeliğin olması şarttır. Bu, kendiliğinden olmayacağı gibi bugünden yarına da ortaya çıkmayacaktır. Lakin Kürt ulusunun bünyesinde bu enerji ve birikim mevcuttur, bunun önünün açılması gerekir.
Bunun için de son 40 yıldır bir biçimde Kürdistani zeminde siyaset yapan, üreten ve tarihsel sürekliliği temsil eden, isimleri ve politik tutumları Kürt ulusu tarafından bilinen bir grup insanın bir adım öne çıkarak, Kürtlerin alternatifsiz olmadığını deklare etmelidir. Bununla da kalmayıp; kısa vadede ulusal özerkliği, uzun vadede bağımsızlığı esas alan bir partinin, haliyle de programın vücut bulmasına zemin oluşturacak Ulusal Kurucu Meclis çağrısı yapmalıdır.
Kürt ulusunun karşı karşıya olduğu iç ve dış kuşatmayı kırmasının da KDP – PKK çatışmasına hapsedilen Kürtlüğün bu kıskaçtan kurtulmasının da KDP – PKK ya da Kürtler arası başka çatışmaların önüne geçmenin de yolu buradan geçmektedir.
