Binecek Gemisi Olmayanlar: Mülteciler

Birçok kez, yoksullarla zenginlerin, sömürge uluslarla sömürgeci ulusların, hayatın birçok alanında kadınlar ile erkeklerin, heterolar ile LGBT bireylerin aynı gemide olmadıklarını ifade etmiştik.

Burada ise binecek hiçbir gemisi olmayanlardan, mültecilerden söz etmek istiyoruz.

Dünyada 65 Milyon mülteci olduğu ifade ediliyor; bu rakam İngiltere, İskoçya ve İrlanda gibi üç ülkenin nüfusu eder. Mülteciler, gittikleri ülkelerde ki yerleşik “göçmenler” tarafından bile istenmeyen, kışla türü kamplarda yaşamak zorunda bırakılan, aşağılanan, hiç kimsenin yapmak istemediği en kötü, en sakıncalı işlerde çalıştırılan topluluktur.

Covid salgınında bunu bir kez daha görmüş olduk: Avrupa’da hayatın büyük ölçüde durmasıyla birlikte, tarlalarda kimin çalışacağı, mahsulün nasıl toplanacağı sorusu da gündeme geldi. Tabii ki bu durumda ilk akla gelen de, mülteciler oldu.

Avrupa Birliği, Doğu Avrupa’ya (Bulgaristan, Romanya, Macaristan, belki Sırbistan) sıkışıp kalmış mültecileri tarlalara sürmeyi tartışmış, bunu kısmen de uygulamıştı.

Seçenek şuydu: “Avrupa’da kalmak mı istiyorsun, o vakit bunun yolu tarlalardan geçiyor!”

Sağ kalan yaşar! Yüz yıl boyunca tarihe damgasını vuran “Amerikan Rüyası” da bu değil miydi?

Peki, hal böyleyken nasıl oluyor da asıl düşman olması gereken mülteciler, gittikleri her ülkede düşman ilan edilebiliyorlar?

Bunun iki nedeni var ve her iki neden de doğal refleks değil, örgütlenmiş reflekstir. Birinci, siyasettir. Düşmanlık, doğal değil, siyaset tarafından örgütlenmektedir.

Mesela 60’lı, 70’li yıllarda Batı Avrupa’nın istenmeyenleri İtalyanlardı. O yıllarda Almanya gibi ülkelere en yoğun göç İtalya’dan oluyordu. İtalyanlar, Almanya gibi ülkeler için ucuz iş gücüydü. Burjuvazi ve siyaset, o tarihlerde de İtalyanlara karşı düşmanlık örgütlemişti.

AB’nin kuruluşuyla birlikte düşmanlığın boy hedefi Türkler, Kürtler, Araplar, Afrikalılar oldu.

İkincisi, kapitalist sistemin bu düşmanlığa olan ihtiyacıdır. Zira ancak bölünmüş bir işçi sınıfı kontrol edilebilir; bunun da en iyi yolu, tavşana kaç, tazıya tut” demektir.

Bu girdaptan çıkılması şarttır. Bunun da yolu, meseleyi “Mülteci Sorunu” olarak tartışmaktan değil, mülteciliğe yol açan sorunlara karşı mücadeleden geçmektedir. Bu mücadeleyi örgütleyecek olan ise sınıf eksenli devrimci bir siyasettir.

Aksi takdirde mültecilik hadisesi aşılamayacağı gibi AKP ve Meral Akşener, Ümit Özdağ gibi devlet provokatörlerin mültecileri seçim malzemesi yapılmalarının da önüne geçilemez.