Aklın sınıfsal bir karakteri olduğu gibi, cinsiyeti, cinsiyetçi bir karakteri de mevcuttur ve esas olan da budur.
İnsan, akıl özelliği olan bir varlık olarak doğar ama oluşmuş bir akla sahip değildir, aklın henüz bir karakteri yoktur; tıpkı cinsiyet kimliği gibi o da sonradan oluşur. İnsanın aklı, içinde bulunduğu koşullara egemen olan değerlere göre oluşur, biçim alır. Kimsenin kolayca, “bu benim aklımdır” diyebileceği bir aklı yoktur. İnsanın kendi aklını oluşturabilmesi için evvela bunu kabul etmesi gerekir.
İnsana egemen akıl, çoğu zaman onun var oluşuna, kendi olmasına karşıdır ama aynı insan tarafından ölümüne savunulur; bunun nedeni ise ideolojik hegemonyadır.
Mesela dinler erkek icadıdır, dinleri oluşturan ayetlerin çoğu kadın düşmanı metinlerdir ama kadınlar erkeklerden daha çok dine bağlıdırlar. Çünkü kadınlarda dinden önce, erkek aklının egemenliği hâkim kılınmıştır.
Evlilik erkek icadı bir kurumdur, kadının hayatın dışına itilmesinin temel taşıdır ama kadınlar erkeklerden daha çok evlilik taraftarıdırlar, onu sürdürmek için çoğu zaman kendilerinden bile vaz geçerler. Çünkü kadınlara hâkim olan akıl, erkek aklıdır. Keza “aşk” adı altında yaşanan hezeyan da öyle; hâkim akla göre aşk, koşulsuz teslim olmaktır.
Dinlerde yer alan, Tanrı ve onun temsilcisi karşında koşulsuz teslimiyet fikri, bu kez aşkta karşımıza çıkmaktadır, bu bir tesadüf değildir; zira dinler gibi aşk da kadınları koşulsuz teslim almak maksadıyla erkek aklı tarafından üretilmiştir.
Bu güne kadar hep insanın sahip olduğu akıl nedeniyle hayvanlar karşındaki “üstünlüğü” üzerine kafa yorduk, bundan kendimiz pay çıkararak böbürlendik; oysa önemli olan akıl değil, onun niteliğidir/karakteridir; zaten insan aklını hayvan aklından ayıran da budur, zira “akıl” hayvanlarda da mevcuttur.
