Gülistan Doku, Kürdistanlıdır, muhtemelen de yoksul bir ailesi var, aksi olsaydı üniversite için gideceği yer Dersim olmazdı. Anti-sömürgeci bilinçten yoksun birçok Kürt genci gibi onun da şehirli olmak, şehirli gibi yaşamak (ki bunun karşılığı zengin olmaktır) gibi hayalleri vardı.
Özellikle yoksul Kürtlerde bu ciddi bir sorundur; öyle ki İstanbul’da yaşayan 10 yaşındaki bir Kürt çocuğu, “Annemin arkadaşlarımın yanında Kürtçe konuşmasını istemiyorum çünkü yoksul olduğumuz anlaşılıyor” diyebiliyor.
Bu durum, Kürdistanlı birçok kadının şehir yaşamını temsil eden işgalci Türk erkeklerine yönelmelerinin nedenlerinden biridir. Bunun bir yan unsuru olarak da yoksulluktan kaynaklı olarak yaşayamadıkları kimi şeyleri (restoranda, cafe ve barda oturmak, tatile gitmek, arabayla gezmek, kimi ihtiyaçlarını finanse ettirmek) yaşayabilmek adına da gerek Kürdistan kentlerinde gerekse de Türk şehirlerinde paralı Türk erkeklerine itibar eden Kürdistanlı kadınların sayısı küçümsenmeyecek orandadır.
Mesela 80’li, 90’lı yıllarda da yoksulluk vardı ama kolay kolay kimse zenginliğe gönül indirerek sömürgeci katiller ile “sevgi, aşk” adı altında yatağa girmezdi. Tecavüz vardı, şimdi onun adı “aşk” oldu. Dünün tecavüzcüleri bugün “âşık/maşuk” olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Peki, düne kadar ayıp kabul edilen bugün neden meşru kabul edilebilmektedir? Kürdistanlı kadınlar, nasıl oldu da ülkelerini işgal eden, kardeşlerini katleden katillerle “aşk” yaşayabilecek duruma gelebildiler?
Bunun birinci dereceden sorumlusu “Türkiyelileşme” ve “kardeşlik” projesidir.
Türkiyelileşme projesiyle birlikte Kürtler, kendi katillerini sevme, onlarla bütünleşme yarışına girdiler. 40 sene önce Kürtleri sömürgeci Türklere karşı savaşa çağıran, on binlerce Kürt çocuğunu savaşta öldürten örgüt, bir an da Türkiye hayranı kesilmiş, Kürtleri Türkiyeli yapmak için seferberlik başlatmış, buna itiraz edenleri “ilkel” olmakla itham eder eder olmuştu.
Hal böyle olunca da herkes imkânları ve bildiği şekilde Türkiyeli olmamın yolunu aramaya başladı.
Kürdistanlı bir kadının işgalci bir Türk ile birlikte olması, evelenmesi ya da Kürdistanlı yurtsever bir erkeğin Kürdistan’da işgalci devletin tetikçisi olarak çalışan bir subayın, polisin kızı ya da kız kardeşiyle evlenmesi, ailelerin dünür olması normal karşılanan bir hal almıştır.
Bu dönem, Türlerin de (subay, asker, devlet memuru) Kürdistan’da mülk satın aldıkları yerleşik yaşama geçtikleri dönemdir.
Yukarıda sıraladığım faktörlerin bir başka tamamlayıcı unsuru ise adına “aşk” denilen kötülüğün devreye sokulmasıdır.
Kaç bin yıldır adına “aşk” denilen şey, insan neslinin yapabileceği bütün çirkinlikleri hoş görmemizi gerektiren bir olgu olarak propaganda edilmektedir. “Gönül bu, ota da konar boka da” denilmesi bununla alakalıdır. “Aşk” adına öğretilen şudur: “Aşk için ölünür, öldürülür, dünya ateşe verilir ve herkes gözden çıkarılabilir, din değiştirilebilir vs. vs…”
Bundan dolayıdır ki her türlü kötülük, çirkinlik “aşk” adı altında savunulabiliyor, hoş karşılanabiliyor.
Mesela ablası, abisi gerillada olan ya da devlet tarafından öldürülmüş Kürt bir kadın, işgalci bir Türk polis ya da askeriyle evlendiğinde, birlikte olduğunda, “Gönül bu, ferman dinlemiyor” denilebiliyor.
“Aşk” için her türlü kötülük anlayışla karşılanabiliyor, toplum bu konuda gizlice sözleşmiştir çünkü sırası gelince herkes aynı şeyleri yapabilmektedir. Herkes bir başkasının “aşk” adına işlediği suçlara göz yumarak, gelecekte kendisine de göz yumulması için zemin hazırlamış oluyor.
Bundan dolayıdır ki kimse kalkıp da “bu nasıl gönül ki insanın kişiliğinden de önemli olabiliyor? Kişiliği olmayan bir insan, bir gönülden söz edebilir mi?” diye sormuyor.
Sonuç olarak; Gülistan Doku ve diğerlerinin içine düşürüldükleri durum, yukarıda sıraladığım yoksulluk, şehirli bir yaşama özlem, Türkiyelileşme ve “aşk için her şey mubahtır” fikrinden bağımsız ele alınarak anlaşılamaz; anlaşılamayan bir sorun da çözülemez.
