Mungan, 995 km adını verdiği kitabı “polisiye bir roman” olarak tanıtmıştı, daha doğrusu 90’lı yılları, bu yıllarda “faili meçhul” cinayetleri, devlet-mafya-tarikat ilişkisini polisiye tarzında anlatmak; bir yanıyla da Musa Anter’e olan vefa borcunu ödemek istemiş, kendi beyanı böyleydi.
Kitabı alelacele temin edip okumaya başladım; okudukça bendeki gerilim de arttı. Polisiye bir roman okumanın ya da yazarın anlattığı sarmal ilişkilerin yarattığı bir gerilim değildi bu.
O an’ı bekliyordum: Bugüne kadar yazılmayan, okuyucuyu bir anda görünmeyende saklı gerçekle karşılaştıracak sırrın ne zaman, hangi kavşakta karşıma çıkacağını merak ediyordum.
En azından, bilinenleri öyle yazsın ki; okuyucu bildiklerini unutsun; anlatıcının kullandığı dilin, kurduğu cümlelerin büyüsüne kalarak bildiği her olayı ilk kez duyuyormuş hissine kapılsın istiyordum. Zira Murathan Mungan’ın yazarlığından beklediğim buydu, olmadı; tam bir hüsran.
Birincisi; Murathan Mungan’ın yazdığı kitap polisiye değil. Katil en baştan bellidir; kimsenin bir iz sürdüğü, herhangi bir sır perdesi de yoktur.
İkincisi; yazarın kitap boyunca anlattıkları; örgüte sızdırılan ajanlar, tarikatların devlet, devletin tarikatlar içindeki faaliyetleri, bunlar arasındaki organik ilişki; “Bir yat, bir kat, bir de yazlık almak için” Kürdistan’a Kürt öldürmeye giden özel harekâtçı polisler, asker tabutları içinde Kürdistan’dan Türkiye’ye uyuşturucu kaçıran polisler/subaylar, devlet içi çetelerin hesaplaşmaları bilmediğimiz şeyler değildi.
Üçüncüsü; Kitapta anlatılan olaylar kurgu değil, kurgu olsa yazarın özgürlük sınırları kendisi tarafından belirlenir; lakin anlatılar gerçek. Haliyle de yazar, yaşanmış şeyleri anlatırken gerçekleri çarpıtmış; kimi izleri silikleştirmiş ya da okuyucuya hedef şaşırtmış, kimilerini okuyucunun göz mesafesinden uzağa taşımış. Kimi şeylerin üzerindeki şaibeleri açık etmek yerine, katilin lehine flulaştırmayı yeğlemiş. Musa Anter cinayeti bunun bir örneğidir.
Murathan Mungan, Anter’in ölüm emrinin devlet tarafından değil, devlet içinde bir çete tarafından verildiğini; cinayetin de tarikat tarafından JİTEM içine sızdırılmış bir tetikçi tarafından işlendiğini; cinayet mahallinde bulunan, ağır yaralı olarak kurtulan Orhan Miroğlu’nun orada olmadığını, cinayetten önce kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yatmış olduğunu yazıyor.
Dördüncüsü, Mungan, Musa Anter’i öldüren tetikçinin de Alanya’da bir başka tetikçi tarafından öldürüldüğünü, dolayısıyla da “su testisinin su yolunda karıldığını” yazmış. Bu da doğru değil, tetikçi olduğu iddia edilen kişi, cinayetten 20 yıl sonra yakalandı, 5 yıl içerde kaldı ve tahliye edildi.
Sonuç olarak; Murathan Mungan, yazdığı bu kitapla kendi aklına ve kalemine hakaret etmiş, yazarlığı üzerine “Rus Ruleti” oynamış.
Herkesi memnun etmek ya da kimseyi karşısına almamak kaygısıyla mı yoksa kimi zanlıların yükünü hafifletmek maksadıyla mı bu duruma düştü bilinmez, keşke bu topa hiç girmeseymiş.
“Her konuda yazabileceğimi biliyorum” türünden demeçler vererek megalomanin cazibesine kapıldığını belli etmişti; bu kitap da bunun ilk meyvesi olsa gerek. Bir yazar için her konuda ya da edebiyatın her alanında yazmak mümkün, lakin önemli olan yazmak değil, yazılanın ne olduğudur.
Not: Murathan Mungan tarafından yazılan ve Kürdistan siyasi tarihinin bir kesitinin çarpıtılarak anlatıldığı bu kitabı Kürdistan’da kapı kapı gezerek tanıtan, ona referans olan Kürt yayıncıları, yazarları da (Şeyhmus Diken gibi) ayrıca kınamak gerekir.
