Sadakatin Cinsiyeti
Sadakat olgusuna hayatın her alanında rastlamaktayız; patrona sadakat, devlete ve millete sadakat, kocaya sadakat vs. vs… Sadakatin söz konusu edildiği hususların neredeyse tamamında, söz konusu ilişkinin ezileninden, mağdurundan sadakat beklenir. Bu anlaşılabilir bir durumdur, zira sadakat olgusunun yaratıcısı egemen olandır.
Mesela bir patron istese de işçisiyle olan ilişkisinde sadakat gösteremez. Öyle ya, bir insanı hem sömürüp hem de ona nasıl sadık olunabilir ki? İşçi ise bıçak kemiğe dayanmadığı sürece sadakat gösterir.
Aynı şey devletin vatandaşıyla kurduğu ilişki için de geçerlidir; vatandaş olur ama devlet sadık olmaz, olamaz. Zira devlet doğası gereği baskı aracıdır ve egemen sınıfa hizmet eder, hâl böyle olunca da er ya da geç egemen sınıf adına vatandaşının karşında olur.
Burada üzerine konuşmak istediğim, kadın ile erkek arasındaki ilişkide ağızdan düşürülmeyen sadakat olduğundan, yukarıda ifade ettiğim hususları bir yana bırakıp asıl konuya geleyim.
Kadın ile erkek arasında sözü edilen sadakatin cinsiyeti erkektir çünkü yaratıcısı erkektir.
Yazılı tarih öncesi, daha doğrusu evlilik ve aile gibi kurumlar henüz tarih sahnesine çıkmadan evvel insanların literatüründe sadakat sözcüğü var mıydı, var idiyse bundan anlaşılan neydi bilmiyoruz; lakin son beş bin yıldır sadakatten anlaşılanın ne olduğu aşikârdır.
Sadakatten anlaşılan (Batılı toplumlarda bu, bir ölçüde aşılmış olsa da), kadının evli ya da birlikte olduğu erkeğe bağlılığıdır. Tıpkı tek eşlilik gibi sadakat de esas olarak kadınları kontrol eden bir karaktere sahiptir. Zira erkek hiçbir zaman tek eşli olmadığı gibi eşine sadık da kalmaz. Zaten aksi düşünülmüş olsaydı, dinlerde de erkeğe tanınan çok eşlilik hakkı yer almaz, genelevler kurulmazdı.
Evet, hiçbir erkek eşine bu anlamda sadık kalmaz, “en iyisi” geneleve gider.
Bin yıllar boyunca kadınlar, istemeseler de erkeklere sadık kalmak zorundaydılar. Çünkü kadınların bütün hayatları ev ve yaşadıkları köy ile sınırlıydı, isteseler de bir başka erkekle bir şey yaşayabilmenin koşullarına sahip değillerdi.
Bunun yanı sıra onları bekleyen ağır cezalar ve günah gibi yine erkek icadı bir korku paradigması mevcut tu.
Kadınların dışarıdaki hayata (ev dışı üretim, eğitim) katılımı arttıkça erkek için inşa edilmiş sadakat gemisi de su almaya başladı, daha da alacak.
O hâlde ne yapmalı?
Bu sorunun muhatabı kadınlardır, zira sadakat girdabına hapsedilen onlardır. Erkek zaten ne yapacağını biliyor, bildiğini de yapıyor. Öncelikle şunu peşinen kabul etmek gerekiyor, insanların birbirlerine, “Ben bir tek seni seveceğim, senden başkasına bakmayacağım, seninle birlikteyken kimseye arzu duymayacağım” türünden sözler vermeleri gerçekçi değildir. Çünkü kimse yarın ne düşünüp ne hissedeceğiyle ya da hormonlarıyla ilgili bu tür sözler veremez. Zaten verilen sözü de (istisnalar hariç) hiçbir erkek tutmaz. Kadınlar verdikleri sözü daha çok tutarlar, zira onların kodları yetinmek üzerine inşa edilmiştir ve daha çok korkuya sahiptirler, lakin bu da hızla değişmektedir. Bu durumda, sadakat yeminleri edip ardından partnerlerden birinin diğerini ihanetle suçlaması ya da hayal kırıklığı yaşaması yerine, rasyonel düşünmek ve davranmak gerekir.
Tabii ki bu tek başına bir çözüm olmayacaktır ama yaşamda karşılığı olmayan, yaşamın diyalektiğine ters sözler verip sonra da ihanet, hayal kırıklığı benzeri hâllere hapsolmaktan kurtulmanın yolu rasyonel düşünmekten geçmektedir.
Hepimiz biliyoruz ki “söz verdi, bağlılık yemini etti” diye hiçbir erkek verdiği sözde durmaz. Ve yalan başlar, erkek yalana başlar. İlk yalan, zamanla kural halini alır. Bu da kadının göreceği zararın boyutlarını artırır.
Yalanın, hayal kırıklığının, ihanetin nedeni kişinin yarına dair söz vermesidir. Ahmet Altan’ın ifade ettiği gibi “İhanet söz vermekle başlar!”
Binlerce yıldır varlığını sürdüren ve kadınların aleyhine olan bu durumun kişiler bazında (istisnalar hariç) aşılması mümkün değildir, bu sorun ancak başka bir kültürün inşa edilmesiyle aşılabilir, bu da çoğu zaman yüzyıllar alır. Lakin bugünden başka bir kültürün inşasına başlanabilir.
Bugünkü koşullarda, yani mevcut ilişkilerde bu durum aşılamaz ama kadınlar, erkekleri zorlayarak kendi açılarından kimi güvenli alanlar inşa edebilirler. Bu da kadınları aldatılmışlık hissinden, hayal kırıklığından ve partnerlerinin taşıdıkları hastalıklardan koruyabilir. Bunun da yolu, arabesk muhabbetlere gönül indirerek erkekten sadakat dilenmekten, hakkı yenmiş komutan gibi yakınmaktan, kahrolmaktan, kaybetme korkusuyla olanlara göz yummaktan, “rakip” kadını suçlayarak onunla rekabete girişmekten (ki bunların her biri erkeği güçlü kılar), erkekleri terbiye etmeye çalışmaktan değil; onlara müsamaha göstermeyerek, onları açık olmaya zorlamaktan geçiyor.
En önemlisi de hiçbir kadın hiçbir erkek için, “fedakârlık” ya da “müşterek hayat” gibi erkek icadı yalanlara itibar ederek kendi alanlarını terk etmemelidir.