Ulusların Ortak DNA’sı, Soy Ağacı Olmaz

Deoksiribo Nükleik Asit (DNA), esasında bir moleküldür; canlı organizmayı oluşturur, onun sürekliliğini sağlar. DNA da canlı bir organizma olduğundan hep aynı kalmaz, değişikliğe uğrar.

İnsan DNA’sı da zamanla, insan öncesi canlılardan evrimleşerek oluştu.

Dolayısıyla da ortak insan DNA’sından söz edebiliriz ama Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Rum, Arap, İngiliz, İspanyol gibi DNA’lardan söze edemeyiz.

Bunlar etnik, ulusal, sosyolojik, kültürel topluluklardır, ortak bir DNA’ya sahip olmazlar.

Dersimli bir insanın Kuzey Avrupalı Keltlerle, Kuzey Afrikalılarla DNA akrabalığı bununla alakalıdır.

“Ulusların Ortak DNA’sı, Soy Ağacı Olmaz” yazısını okumaya devam edin

Levon Ekmekçiyan’ın Anısına

Levon Ekmekçiyan, Ermeni soykırımından kurtulan bir ailenin çocuğudur, Lübnan’da büyür. Soykırımın dinmeyen yaralarıyla büyür. Yaraya katlanabilmenin yolunun, yaraya sebep olanı yok etmekten geçtiğini bilerek büyür. Erken yaşta mücadeleye, ASALA’ya katılır.

Tarih 7 Ağustos 1982, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda silah sesleri duyulur, hedefte olan, Türk Başbakanı Bülent Ulusoy’dur. Eylemciler, Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’dır.

Eylem başarısız olur ve devlet güçleri katliam için harekete geçerler. Bu sırada Sarkisyan, salonda bulunan yolculara şöyle seslenir:

“Biz, Ermenistan’ın kurtuluşu için savaşan ASALA üyeleriyiz, hedefimiz devlettir. Bu topraklarda yaşayan milletlere karşı bir düşmanlığımız yoktur. Devlet saldırıya geçince kendi vatandaşı olan sizlere de acımadan kıyacaktır, herkes burayı terk etsin.”

“Levon Ekmekçiyan’ın Anısına” yazısını okumaya devam edin

“Bir toplumda müzik bozulursa her şey bozulur!”

Çinli filozof Konfüçyüs, günümüzden 2500 yıl önce şöyle demiş:

“Bir toplumda müzik bozulursa her şey bozulur!”

Bir başka yerde şöyle yazıyor: “Bir halkı tanımak istiyorsanız müziğine bakın!”

Bu sözün farklı çevirilerine, yorumlarına rastlamak mümkün, burada esas olan şudur:

Toplumun müzikle kurduğu ilişki, hayatla kurduğu ilişkiyi anlamak bakımından önemlidir.

Ferdi Tayfur’a gelmek istiyorum: 70’li yıllar, Türk Cumhuriyeti tarihinin en çalkantılı yıllarıdır, esasen sınıf eksenli bir altüst oluşun yaşandığı tek dönemdir.

Politikleşmemiş bir mahalle, işyeri, okul kalmamış, herkes bir biçimde siyasetin bir yerinde durmaktaydı.

Bu yıllar, tersinden bir ahlakı, kültürü, tutumu örgütleyen bir başka gücün de tarih sahnesine çıktığı yıllardı. Bu gücün adı “Arabesk Müzik” idi.

Tabii söz konusu olan tek başına bir müzik değildi, bu aynı zaman da bir yaşam biçimi, yaşam ve yaşananlar karşısında tutumu da ifade ediyordu.

Arabeskin temel düsturu isyan değil, yakınma ve teslimiyet idi. Kaderciliği, boyun eğmeyi öğütlüyor; haliyle de karşı devrimci bir rol oynuyordu zira ezilenlerin kendi yazgılarını belirlemek adına direndikleri, canlarını ortaya koydukları, zulüm edenlerin saraylarına korku saldıkları bir zamanlardı.

Orhan Gencebay gibi “arabesk müziğin babası” olarak bilinen Orhan Gencebay bile kadercilikten vazgeçmiş, “şarkılarında “kula kulluk edene yazıklar olsun” diye sesleniyordu. Bir başka şarkısında şöyle diyordu:

“Bir gün mutlaka göreceğiz biz de

O güzel yarınları

Biz görmesek de görecekler var

O mutlu yarınları” diyordu.

70’li yılların devrimci yükselişi karşısında sarsılmadan duran, karşı devrimci kaderciliği dayatan arabesk şarkıcıların başında Ferdi Tayfur geliyordu.

Ferdi Tayfur’u uzun ömürlü ve bu alanın bir numarası yapan en önemli faktör, 12 Eylül Askeri Cuntası olmuştu.

Dengeler değişmiş, devrimci soluklar hapishanelere doldurulmuş, sokaklar Ferdi Tayfur gibi modern müezzinlere kalmıştı. En az üç kuşak, Ferdi Tayfur’un temsil ettiği arabesk kültürün etkisiyle şekillendi.

Etkisi o kadar büyüktü ki 80’li yıllarda solculuk adına üretilen müzikte de onun etkisi görüldü.

Ahmet Kaya, Onur akın benzeri şarkıcıların yaptıkları şarkılarda Ferdi Tayfur’un temsil ettiği arabeskin izleri hemen fark edilir.

O yıllarda arabeskin seslerini taşımayan hiçbir müziğin dinleyici bulma şansı yoktu, etkisi bu kadar büyüktü.

Ferdi Tayfur’un adeta devlet töreniyle kaldırılmış olması, Devlet Bahçeli, İmamoğlu, Davutoğlu ve birçok siyasetçinin cenazede bulunması, birçok televizyon kanalının cenazeyi naklen yayınlaması, onun ve temsil ettiği müziğin toplumun apolitik, kaderci, devletçi, milliyetçi dizaynındaki yerini anlamak bakımından önemlidir.

Ferdi Tayfur, açlarını, yoksulluklarını sömürdüğü milyonlarca insan sayesinde büyük servet edinmiş,

Tutum bakımından her zaman ezenden ve zalimden yana olmuş, her dönem sağcı, kadın düşmanı iktidarla yakın olmuştur.

Bahçeli’nin onun ardından yayınladığı şu mesaj oldukça manidardır: “O benim kardeşimdi, vefatı bir parçamı alıp götürdü.”

Aslında onun nasıl bir kişi(lik) olduğunu anlamak için çok söze gerek yok; kadın düşmanlığının, kadın öldürmenin lunaparkta eğlenmek kadar sıradan bir şey olarak görüldüğü, erkek çok eşliliğinin yeniden meşrulaştırıldığı günlerde ettiği şu sözleri okumak kâfidir:  

“Bir adamın karısı çoksa o adam iyi bir insandır. İyi olmasa hiçbir kadın yanında durmaz, hiçbir kadın onu çekmez.”

Konfüçyüs’ün sözü ile başlamıştım, budan devam edecek olursam; Türk toplumunu anlamak için Ferdi Tayfur’a vermiş olduğu değere, onun yaptığı müzikte kendisini buluyor olmasına bakmak kâfidir.

Bu tablo karşısında söylenecek tek şey şudur: Bu tür bir toplumdan değer görmek düşman başına.

Murathan Mungan’ın Son Kitabı Üzerine

Mungan, 995 km adını verdiği kitabı “polisiye bir roman” olarak tanıtmıştı, daha doğrusu 90’lı yılları, bu yıllarda “faili meçhul” cinayetleri, devlet-mafya-tarikat ilişkisini polisiye tarzında anlatmak; bir yanıyla da Musa Anter’e olan vefa borcunu ödemek istemiş, kendi beyanı böyleydi.

Kitabı alelacele temin edip okumaya başladım; okudukça bendeki gerilim de arttı. Polisiye bir roman okumanın ya da yazarın anlattığı sarmal ilişkilerin yarattığı bir gerilim değildi bu.

O an’ı bekliyordum: Bugüne kadar yazılmayan, okuyucuyu bir anda görünmeyende saklı gerçekle karşılaştıracak sırrın ne zaman, hangi kavşakta karşıma çıkacağını merak ediyordum.

“Murathan Mungan’ın Son Kitabı Üzerine” yazısını okumaya devam edin

Ölüm Yılında Lenin’i Anmak

Her yıl olduğu gibi bu yıl da “Lenin’i saygıyla anıyoruz” mesajları yayımlanıyor

Lenin’i Lenin yapan fikirlerin karşında olup, bu fikirleri rezil rüsva edip, sonra da onu saygıyla anlamak nasıl izah edilebilir?

Mesela sömürgeci ve kapitalist bir devlet olan TC’nin 100 yılın kutlayan partilerin (TKP, TİP, Sol Parti vb.), ölüm yıldönümünde Lenin’i saygıya anmaları izah edilebilir mi?

Misakı Millici, yurtsever olup, ardından da Lenin’i anmak, ona karşı yapılabilecek en ağır hakaretlerin başında gelir; zira Lenin’i çağdaşlarından ve ardıllarından ayıran en önemli yanlarından biri de yurtseverlik karşındaki tutumu idi.

“Ölüm Yılında Lenin’i Anmak” yazısını okumaya devam edin

Herkesin sınanma anı da sınandığı yanı da farklıdır

“İnsanı tanımak için onunla yol gitmek gerekir” denir, doğrudur da; lakin bu sözde bahsi edilen yol, sadece bir metafordur; “yol” derken kastedilen, kişiyi sınamaktır.

Peki, kişi nasıl sınanır? İdeolojinin ve çıkarlar dünyasının dehlizleri tam da bu noktada başlıyor.

Herkesi aynı yerden sınamak mümkün değil, herkesin sınandığı yeri, kendisini üzerinden var ettiği yanıdır. Mesela “Türk’üm ama Türkçü, milliyetçi değilim, solcuyum” diyen biri, kendinden bile gizlediği o yerini, vatandaşı olduğu devlet savaş girdiğinde, ülkenin Milli Takımı şampiyonu olduğu zaman ele verir. Bu kişinin ırkçılık ve Türklükle sınavı o vakit mümkündür.

“Herkesin sınanma anı da sınandığı yanı da farklıdır” yazısını okumaya devam edin

Şahmeran’daki Kuyu Metaforunun Öğrettiği

Şahmeran hikâyesi ve bu hikâyedeki ilk kırılma olan kuyu, çoğumuzun aklındadır. Arkadaşları tarafından ortak tarihlerinin mezarı olarak seçilen, Camsap’ın bir başına kaldığı kuyudan söz ediyorum.

Hatırlayalım: Arkadaşlarıyla ormandan ağaç keserek geçimini sağlayan Camsap, günün birinde bir kuyuya düşer, bakar ki bu bir bal kuyusudur. Camsap ve arkadaşları o günden sonra bal satarak geçimleri sağlamaya, zengin olmaya başlarlar.

Her seferinde kuyuya Camsap iner, tenekeleri bal doldurur, arkadaşları da tenekeleri yukarı çekerler.

Camsap, son kez kuyuya iner ve artık balın bittiği görür, son tenekeyi de doldurur, arkadaşları son teneke balı da yukarı çektikten sonda Camsap’ı kuyunun dibinde bırakarak onu terk ederler.

“Şahmeran’daki Kuyu Metaforunun Öğrettiği” yazısını okumaya devam edin

Edebiyat Üzerine Notlar

Ne zaman edebiyattan söz edilse, onun nasıl büyük bir “zenginlik olduğundan, onsuz bir dünyanın yavanlığından, sosyal ve entelektüel değişimin mümkün olmadığından” söz edilir.

Bunun yanlış bir yaklaşımdır; daha doğrusu ideolojik karakterini göz ardı ederek edebiyatın kendisini konuşmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Edebiyat, bir disiplin olarak olmasa da zaten yaşamın içinde mevcuttur, edebiyatçının yaptığı ise onu bir disiplin halinde anlamak, biçimlendirmek ve hayata dâhil etmektir. Zaten sorun da bu aşamadan sonra başlıyor; zira edebiyat, onu yapan kim ise ya da onu yapan için ne anlama geliyorsa onu ifade etmeye başlıyor.

“Edebiyat Üzerine Notlar” yazısını okumaya devam edin

Estetize Edilmiş (Kürt) Ulus Düşmanlığı: “Demokratik Modernite”

Demokratik Modernite, yalnızca kapitalist modernitenin değil, üstü örtülü olarak sosyalizmin de alternatifi bir toplum modeli olarak sunulmaktadır.

Tarih bilincinden, özneden yoksun, kendi içinde tutarsız olan bu önermenin asıl maksadı; (Kürt) ulus devlet fikrinin lanetlemek; Kürtleri bunun karşısına savaş gücü olarak dikmektir.

“Estetize Edilmiş (Kürt) Ulus Düşmanlığı: “Demokratik Modernite”” yazısını okumaya devam edin

Fransa’daki İsyanın Siyasal-Toplumsal Anatomisi Üzerine

Havanın kararmasıyla sokağa çıkıp, geceleri banliyölerde arabaları, çöpleri, marketleri ve resmi binaları ateşe veren bu insanlar kimdir? Sahi, kimdir gecenin karanlığı ile örtünen bu insanlar?

1950’li yıllar itibariyle, Fransa’nın Kuzey ve Batı Afrika’daki sömürgelerini kaybetmesiyle birlikte, on yıllarca sömürdüğü bu ülkelerin yurttaşları da Fransa’ya göç etmeye başladı. Fransa’ya göç edenlerin bir kısmını, kendi yurtlarında Fransa adına savaşmış ‘Kılıç artığı’ diye adlandıran insanlar oluşturuyordu.

Fransa sömürgelerini kaybettikçe, Fransa’ya göç edenlerin sayısı da arttı; zira Fransa, sömürgesi olan ülkeleri tamamen talan etmiş, zenginlikleri kendi ülkesine taşımıştı. Fransa’ya göç kaçınılmazdı.

“Fransa’daki İsyanın Siyasal-Toplumsal Anatomisi Üzerine” yazısını okumaya devam edin