Göç ve göçmenlik olgusu son yıllarda çok konuşulur oldu, belli ki bundan sonra da çok konuşulacak. Göçün engellenmesi, NATO’nun son 30 yıldır yaptığı tatbikat planlarda yer almaktadır, boşuna değil bu.
1989 yılında Doğu Bloku’nun çökmesiyle artık hiçbir şeyi eskisi gibi olmayacağı, vahşi kapitalizmin bütün maskelerini soyunarak, yüzünü saklamadan tarih sahnesinde boy göstereceği anlaşılmıştı. Bunun anlamı şuydu: Bitmek bilmeyen bölgesel savaşlar, daha ağır sömürü, kitlesel açlık, kıtlık, örgütlenmiş çevre felaketleri, Corona benzeri kitlesel kıyım salgınları ve göç. Pek savunulacak bir yanı olmasa da beğenmesek de Sovyetler Birliği’nin varlığı kapitalizmi dizginleyen, onun açıktan vahşet üretmesine engel olan bir etkiye sahipti.
Sovyetler Birliği’nin dağılması, Çin’in kapitalist pazara yeni fırsatlar sunması, kapitalizmin fabrika ayarlarına, 18-19. Yüzyıl değerlerine dönmesinin önünü açtı.
20. Yüzyıla damgasını vuran demokratik değerler, iş güvenliği, sendikal örgütlenme, uluslararası hukukun askıya alınarak bunun yerine güçlü olanın kuralları koyduğu bir siyaset ikame edildi.
Göç ve göçmenlik olgusuna dönecek olursak; her gün Asya’dan, Afrika’dan, Güney Amerika’dan ABD’ye, Avrupa’ya göç eden, sınır kapılarını zorlayan milyonlarca insan hareket halindedir. Birleşmiş Milletler raporlarına göre halihazırda 304 milyon insan doğup büyüdüğü toprakları terk ederek başka ülkelere sığınmış durumdadır. Bu resmi olandır, gerçek rakamın 500 milyonu aştığı bilinmektedir.
Bu yazının konusu göçün nedenleri değil, bu insanların göçmen olarak adlandırılması olduğundan şu kadarını söylemekle yetinip geçeyim: Tarih boyunca, öncesi de var ama Homo Sapiesn’ten bu yana göçün nedeni hep aynı oldu: Savaş, açlık, kıtlık ve yoksulluk.
Tek fark şudur: Sınıflı, devletli, mülkiyetçi toplumlar öncesinde göç olgusu politik değil, doğal işleyişin ya da doğa koşullarının bir sonucuydu. Sınıflı, mülkiyetçi toplumlarla birlikte politik bir olgudur.
Buradan devam edecek olursak, “göçmen” sınıflandırması yanlıştır zira bütün toplumlar göç ederek bir yerden bir yere gelerek orada yaşam kurmuştur. Kimse yaşadığı toprakların yerlisi değildir zira kimse mantar gibi yerden çıkmamıştır. Hal böyle olunca da kimse kalkıp da “Benim atalarım 2 bin sene önce buraya geldi” diyerek diğerini “göçmen” ya da “yabancı” ilan edemez. Mesela 2000 küsur sene önce İskandinavya’dan bugünkü Almanya’ya yerleşen Cermenlerin torunu olan Almanlar, 60-70 sene önce bu topraklara çalışmak için gelen, getirilen Faslılara, Tunuslulara, Vietnamlılara, Kürtlere, Türklere göçmen ya da yabancı muamelesi yapamaz.
Yeryüzünde yaşayan her canlı gibi, insan da tarih sahnesine göçmen olarak çıkmış, yaşadığı topraklara göç etmiştir. Dolayısıyla da bir toprak parçasında yaşayan, kendine yaşam kurmuş hiç kimse göçmen değildir.
Kimi insanlar bir toprak parçasında geçici işçi ya da mülteci olarak bulunsalar dahi, o ülkede yaşadıkları sürece “yabancı” ya da “göçmen” olarak adlandırılamazlar.
Yabancı olan tek güç, bir toprak parçasını işgal ederek, o toprak parçasında işgalci bir hegemonya kuranlardır.
Göç olgusu reddedilemeyecek bir gerçektir, sürekli göç eden milyonlarca insan mevcuttur lakin bu insanlar bir ülkeye ulaşıp da orada yaşamaya başladıkları an itibariyle göçmenlik durumu son bulur, artık o ülkenin ev sahiplerindendir.
Birinin diğerinden 300-500 sene önce göç etmiş olması birini ev sahibi diğerini misafir, sığınmacı ya da göçmen yapmaz.
Herkes göç yoluyla bir yerlerden gelip bir yerlere yerleşmiştir. Eğer herkes göçmense, kimse göçmen olarak adlandırılmaz ya da kimse kimseye “göçmen” deme, bu biçimde muamele etme hakkına sahip değildir.
Bunun yerine, ille de göç olgusuna bir ad verilecekse, olgunun manasına uygun kavramlar kullanmak gerekir.
