Yüzyıllık Çeteler Savaşı

TC’nin kuruluş olan 1923’ü esas alacak olursak, aradan geçen yüz yıl zarfında ortaya çıkan çatışmaların neredeyse tamamı, uluslararası bağlantıları, boyutu da olan devlet içi çetelerin savaşıdır.

Bunların ilki, devletin kuruluş aşamasında ittihatçı kadrolar arasında olur. Mustafa Kemal, kendisine karşı suikast bile tertip ederek rakiplerine kumpas kurar ve çoğunu etkisiz kılar.

“Yüzyıllık Çeteler Savaşı” yazısını okumaya devam edin →

HDP Türk Solu’dur

Yazının başlığı irrite edebilir, o kısma takılmadan konuşmaya çalışalım. Yıllardır “Türk Solu” ifadesinin kullanılma nedeni, onun Türkiye eksenli düşünüş tarzı ve Misak- ı Millici olmasıydı. Türk Solu, devrim meselesine de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı meselesine de buradan bakıyordu. Hâlâ da öyledir.

“HDP Türk Solu’dur” yazısını okumaya devam edin →

Fikrîye Hanım Öldürüldü mü?

Fikrîye, Mustafa Kemal’in “gayri resmi eşi” ve Çankaya Köşkü’nün “gayri resmi”  ilk hanımefendisi.

Mustafa Kemal ile Fikrîye Hanım ilişkisi 1920 yılının ortalarında başlar. Birlikte Çankaya Köşkü’nde yaşamaya başlarlar. İmam nikâhı yaparlar, zira o tarihte geçerli olan hâlâ budur.

Atatürk’ün çocukluk arkadaşı, sonraki yıllarda onun Yâveri (kara kutusu) da olan Salih Bozok, “İmam Nikâhı olmadı” dese de bu bilginin itibar edilecek bir yanı yoktur.

“Fikrîye Hanım Öldürüldü mü?” yazısını okumaya devam edin →

Gülistan Doku Cinayetinin Bininci Günü Vesilesiyle…

Gülistan Doku, Kürdistanlıdır, muhtemelen de yoksul bir ailesi var, aksi olsaydı üniversite için gideceği yer Dersim olmazdı. Anti-sömürgeci bilinçten yoksun birçok Kürt genci gibi onun da şehirli olmak, şehirli gibi yaşamak (ki bunun karşılığı zengin olmaktır) gibi hayalleri vardı.

Özellikle yoksul Kürtlerde bu ciddi bir sorundur; öyle ki İstanbul’da yaşayan 10 yaşındaki bir Kürt çocuğu, “Annemin arkadaşlarımın yanında Kürtçe konuşmasını istemiyorum çünkü yoksul olduğumuz anlaşılıyor” diyebiliyor.

“Gülistan Doku Cinayetinin Bininci Günü Vesilesiyle…” yazısını okumaya devam edin →

Hafıza

Yıl 1917, henüz Ekim Devrimi yapılmamıştı, devrim de karşı devrim de olasılık dahilindedir. Rusya’nın St. Petersburg kentinde kadın işçilerin direnişi başlar. Talep edilen devrim değil, eşitlikti, erkekler kadar köle ve efendi olmaktı.

Kadınların eşitlik mücadelesi kısa sürede Ekim Devrimi’ne yol açan yangına yol açacaktı. Bunu ne devrimin liderliğini yapan Bolşevikler ne de mücadele eden kadın işçiler öngörememişlerdi.

Doğanın iç döngüsünde ve toplumsal olaylar da diyalektik tam da böyle işler; şairin dediği gibi: “… kimi zaman bir tek balık yaratır çırpıntısını bir okyanusun.”

“Hafıza” yazısını okumaya devam edin →

Seçimler ve Azınlık-Çoğunluk İlkesi

Bilindiği gibi ülke ve belediye yönetiminde iktidar ve seçmeni “temsil edecek” milletvekilleri, Belediye başkanları kullanılan oylarla belirlenir, çoğunluğun oylarını alan parti ya da aday yönetme yetkisi alır.

Yeryüzünde denenmiş ve en adil, meşru yöntem olarak kabul gören bu sitem, esasında gayri meşru olanı, üstelik de karşıtları, kurbanları üzerinden meşru kılan hilebaz bir ahlakın ürünüdür.

“Demokrasi” olarak da adlandırılan bu yöntemin ilk uyguladığı yer, Antik Yunan’dır, tarihi ise 2500 yıl öncesine dayanır.

“Seçimler ve Azınlık-Çoğunluk İlkesi” yazısını okumaya devam edin →

Sen neymiş be Nazım

“Bu dünyadan Nâzım geçti. Bu güzel adam komünistti. Sevinmeliyiz, kıvanmalıyız, yücelmeliyiz ki böyle bir ağabeyimiz oldu. O ne büyük şair! O ne paylaşmacı bir kişilik! O ne cömert bir yürek! O ne cesaret, çalışkanlık, umut ve iyimserlik! O nasıl bir insan! Nâzım, kendi deyişiyle “sol memenin altındaki cevahir”le, yani yüreğiyle ve 20. yüzyılın gördüğü en büyük dehalardan birini yaratan aklıyla bir devdi. Birbirinden ayrılamayacak olan şairliği, komünistliği, insanlığı ve üreticiliği idi Nâzım’ı tarihe bırakan. Biz de onun yasını tutmayalım, onu, layık olduğu biçimde coşkuyla analım. İyi ki oldun, Nâzım!”

“Sen neymiş be Nazım” yazısını okumaya devam edin →

Aklın Cinsiyeti

Aklın sınıfsal bir karakteri olduğu gibi, cinsiyeti, cinsiyetçi bir karakteri de mevcuttur ve esas olan da budur.

İnsan, akıl özelliği olan bir varlık olarak doğar ama oluşmuş bir akla sahip değildir, aklın henüz bir karakteri yoktur; tıpkı cinsiyet kimliği gibi o da sonradan oluşur. İnsanın aklı, içinde bulunduğu koşullara egemen olan değerlere göre oluşur, biçim alır. Kimsenin kolayca, “bu benim aklımdır” diyebileceği bir aklı yoktur. İnsanın kendi aklını oluşturabilmesi için evvela bunu kabul etmesi gerekir.

“Aklın Cinsiyeti” yazısını okumaya devam edin →